20 Aralık 2010 Pazartesi

Ankara’nın karlı sabahından Konya’ya doğru bir yol gider..

insanı ya bir sıtma gibi yakalar, kendi âlemine taşır,

yahut da ona sonuna kadar yabancı kalırsınız...

Konya tıpkı Mevlevîlik gibi bir nevi initiation ister.”

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş şehir,

İstanbul 1979, Dergâh Yay.,

“Konya”, s.140





Konya apaçık güneşli bir sabaha uyanmış, iniyoruz otobüsten ve yol bizi kavuşturuyor Mevlana’ya..İçeride sabır taşlarının hemen yanındaki 7 aynalı sarkacın altına oturup, soluklanıyoruz..selam veriyoruz Pire

-ya huuu…

Dışarıda sesler içimizde derin bir sessizlik, kapıyoruz gözlerimizi, içerdeyiz, içimdeyim, içindeyiz, ne kadar zaman geçti bilmiyorum açıyorum gözlerimi, bir huzur ve ferahlık hissiyle, etrafımızda yavru kurtlar, minicik elleri havada dua ediyorlar, teker teker geçiyorlar önünden Pirin ve içlerinden biri sema yapılan alandaki Ney’i görüyor ve arkadaşlarına;

-Anaa fülüte bakın, diyor, arkadaşlarından biri; fülüt değil o Ney diyor, bizim hınzır; ney ney? Ney diyerek, güldürüyor bizi..

Sonra kalkıyorum, biri el elimden tutuyor sanki, sarhoşum, sema yapılan salonda, yedi kere yavaşça dönüyorum, biterken dönüşüm, üç kadın yaklaşıyor yanıma, diyorlarki;

-Dün gece bu avizenin altında yapılan sema töreninde avizenin her bir taşı sabit dururken, şu yeşil taş kendi kendine dönmeye başladı, hepimiz hayretle seyrettik, taşın içindeki yeşil noktalarda dönüyordu. Kafamı kaldırıp bakıyorum taşa ışıl ışıl parlıyor..Her şey dönme de dönüşme de işte..

Çıkarken Pir'in yanından kapıdaki bekçiye ”biz sema izlemek istiyoruz, var mı buralarda bir dergah diye soruyoruz, bekçi;

-burdan çıkın, etli ekmekçiden sola dönün, orada bi dergah var diyor, sarı çizmeli memet ağa tarif yani:))

Çıkıyoruz, önümüze gelen 3-5 kişiye soruyoruz, bilen yok. Sonra bir küçük çocuk (meğer tam biz dergahın kapısının önündeyken) tutuyor bizi, biliyorum ben diyor, sokağın sonundan dönün, hem ben de o sokağa gidiyorum, orada yeşil bir ev var diyor, beraber sokaktan dönüyoruz, çocuk az sonra yanımızdan ayrılıyor, az daha gidin orada diyerek, ancak ne mümkün, yok öyle bir ev, biz dönüyoruz olduğumuz yerde, döne döne sokağın etrafında, bu sefer karşımıza bir otel çıkıyor, kapıdaki görevliye soruyoruz;

-köşedeki, Sırri Marketin yanında diyor, meğer ilk geldiğimiz kapıymış ve giriyoruz içeri..

Tamamen tesadüf gibi görünse de aslı bir davete icabet etmemiz sanırım, burası bir nakşibendi dergahıymış ??7 yıl, 10 yıl arayıp da bulamayanlar varmış, arayanların bulamadığı bir kapıymış, hani Bestami'nin sözü varya;

“arayarak bulunmaz ancak bulanlar arayanlardır”..

Dede gülerek karşılıyor,

-hoşgeldiniz diyor, gülüyor gözlerinin içi, sıkı sıkı tutuyor kendisine uzatılan eli, gözlerinin içine bakıyor..

Biz şaşkın, biz sarhoş, nasip kısmet hisleriyle dolu, oturuyoruz, sohbet ediyor orada bulunanlarla;

-Sabır diyor, kadınlar kıymetli diyor, cennetliktir onlar diyor, sen de olan mucizeleri herkese söyleme diyor, sen etli ekmek yerken, karşındaki sandviç yiyorsa; özenir senin yediklerine, söyleme, sakla kendine diyor, anlatıyor, neşeyle, gülerek..

Sonra izin istiyoruz, sevdik biz sizi diyorlar, müslüman Litvanyalı bir grup kadın ve erkeğin( 40 kişiler) ki; dergahta kalıyorlarmış 10 gündür, zikir ve sema töreni var, kalın diyorlar, sarhoşuz, tamam diyoruz, gidip biletimizin zamanını değiştiriyoruz, Alaattin Tepesinde soluklanıp, sarhoşuğun içinden çıkmaya çalışırken bir demlik çay içiyoruz, rüzgar yüzümüze vuruyor, tepenin biraz yukarısında nikah salonunda, bigün önce haberini almışız, Cemalnur hanımın konuşması var, gidiyoruz onu dinlemeye, hınca hınç kalabalık, ayakta dinleyeceğiz, önümüzde bir adam beliriyor o kalabalıkta elinde sandalyeler, ikisini veriyor, oturuyoruz??sarhoşuz hala, dinliyoruz aşkla sohbeti, sonra geri dergaha gidiyoruz, sofralarını açıyorlar, gönüllerini açıyorlar, yeniden hoş geldiniz diyorlar, gelecektiniz biliyordum diyor Dede, akşama da sema ve zikir başlıyor,bembayaz kıyafetlerle dönüyorlar, sayıyolar O’nun adlarını, her nefeste alıyorlar O’nu içlerine, dönüyor başlar, dönüyor bedenler, dönüyor ruhlar O’na doğru, sadece O var, her yerde O var artık, gönüller doyuyor, akıyor gözyaşları hamdolsunlarla..

9 yorum:

Uma dedi ki...

Ah o sarhosluk, yersen etli etmek olursun tabii sarhos :)
Bildigim en guzel sarhosluk...

düş dedi ki...

hamdolsun..

sufi dedi ki...

Bir kez daha seninle oradaydım. Ayakların yere basmaması ne güzel.

düş dedi ki...

kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi,
kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni..
demişya Nesimi, her beraberiz varlığın onurlandıran AŞKıyla:)

guguk kuşu dedi ki...

demek etli ekmek seviyoruz..
o zaman hepinizi bekliyorum, etli ekmekler benden

düş dedi ki...

eyvallah Gugukcum:)

Uma dedi ki...

bahsettigim sarhosluk etli ekmekten degil yanlis anlasilma olmasin gugukcum :))) ben vejetaryenim as you may know :) etli ekemege gelemeyecegim ama bir dahaki Rumi'nin cagirisinda sana mutlaka haber verecegim :)
Hocam kusura bakma message board yaptigim icin :)

düş dedi ki...

:)))estağfurullah ne kusuru, Gugukcum mecaz yapıyor davetine bahane buluyor sandıydımdı:D çünkü maksat her zaman muhabbet:)

Münire dedi ki...

Nasip olmuş gitmişsin o güzel topraklara,bizide götürdün yazdıklarınla şükürler olsun...CAN DOSTUM...