6 Ağustos 2009 Perşembe

Castaneda, Maharajji...


Dün dost, Castaneda'daki "erk"in anlami nedir dediydi, güç(power) gibi bişi deil sanırım dediydi, evet demiştim, erk; irade, istenç (will)tir.


Castaneda, derki; sokaktaki adam başkasını gözlerine bakarak, onların gözlerinin içinde kesinlik arar ve buna özgüven der, savaşçı ise, kendi gözlerinde kusursuzluğu arar ve buna alçakgönüllülük der. Sokaktaki adam, arkadaşlarına çengellenmiştir. Savaşçı ise, yalnizca kendine bağlıdır. Özgüven, bir şeyi kesin bir şekilde bilmeyi gerektirir; alçakgönüllülük, kişinin eylemlerinde ve duygularında kusursuzluğu gerektirir.


Eğer yeterince erk varsa, bir kelime, bir cümle, bize edilen bir tek söz yaşamımızı değiştirmeye yeter,yeterince yoksa, o cümleyi farketmeyiz bile. Zihinde düşünceler, bedende de duygular uyanır.


Don Juan, Castaneda'ya, "Dünyayı Durdurmak"tan sözeder. Bu; zihinsel söyleşiyi kesmek demektir. Söyleşi durduğunda, dünya da durur, o zaman özümüzün olağandışı yanları, sözlerimizin bekçiliğinden kurtulmuşçasına su yüzüne çıkar. Sen neysen osun, çünkü kendine, bunun böyle olduğunu söylüyorsun der.
Dün bunları düşünürken, elimde "miracle of love; stories about Neem Karoli Baba" adlı Maharajji'nin yaşamından kesitlerin anlatıldığı bir kitap vardı. Maharajji bir Guru, öyle tatlı ,öyle yumuşak bir enerjisi varki, kitabı okurken size ulaşıyor, çünkü Maharajji aslında sözle konuşmuyor, onun dili kalple, size hiç bir şey söylemesine gerek yok, kalbinize bakıyor ve sizi görüyor.Kitabın 25 sayfasında kalmıştım ve kaldığım yerden devam edeyim derken, karşıma çıkan Castaneda oldu:)


Remember where Castaneda talks about "stopping the world?"Sometimes Maharajji would do things to you and you'd just stoped the world. Sometimes you'd be listening and sometimes not, and then suddenly Maharajji would do something and you'd hang suspended. There was one period in my life when I used to keep whole scrapbooks all about horses. No one else knew about them. And once when my mind was somewhere else, Maharajji turned to me and asked me about horses. My mind just stopped.


ve sabah digiturkte bir dizi, kafamı kaldırıp baktım, alt yazı; Castaneda'ya göre dünya algılarımızdan oluşur, biz nasıl algılıyorsak düşüncelerimizde o yönde şekillenir..

1 Ağustos 2009 Cumartesi






evrenin armağanı..



nasip oldu;



bi dostun bana olan kızgınlığının aslında kendine olan armağanı olduğunu anlamak, ders verdin bana diyen o dosta, estagfurullah demek, onun gözünden kendimin nasıl göründüğünü görmek ve görüneni tüm kusurlarıyla, hatalarıyla sevmek, çünkü düstur; olduğun gibi görünmek yada göründüğün gibi olmak..



nasip oldu;



bi başka dostun, benden çekinmeden birşeyler isteyebileceğini söylediğini duymak, benden isteyebileceklerini söyleyebilecek kadar rahat olduğunu görmek, bu rahatlığın benden kaynaklandığını duymak..



nasip oldu;



bi dostun telefonda, sesindeki sevgiyi ve yanında olduğum her an için, kalbinde uyanan sevinci paylaşmak, anlattıklarını dinlemek, dinlerken onunla sevinmek, seçiminin onu huzurlandırdığını hissetmek..



nasip oldu;



bi dostla, ağlayarak, ruha şifa duaları dinlerken Hz.Yuşa'ya gitmek, yorgo kalesinde rüzgara, bulutlara denize, martılara, seslenip, tamamlandım demek, beşiktaştan ortaköye giderken Hz.Yahya'da tespih çekerken verilen tatlıyı ağız tadıyla paylaşarak yemek, Hz.Emin Süreyya'nın yazdıklarını yüksek sesle paylaşarak okumak ve hiç bir şey bilmediğimi bilmek ve bilmediğimi bilerek gitmek yürümek ve yaşamanın nimetini hissetmek, Meryem Ana kilisesinde mumun yanışını izlemek ve mumun değil ateşin daim olduğunu, mumun, kalıbın geçiciliğini bana anlattığını duymak, dostun içimde saklı kalan bir kilidi açışını önce panikle susturmaya çalışmak sonra açılan kapıdan kendime bakmak, minik bi canın koskocaman ruhundan akıp bana hatırlattıklarını görünce yürek selanik kalmak..



nasip oldu;



bi can dostla sohbet etmek, zamanın sınırlı ANınsa sonsuzluğu içinde, gülmek, keyiflenmek, yuvanın olduğun yer olduğunu bilmek..



nasip oldu;



yoldan gelip, Mevlana ve Şems'e gitmek,Mevlana'nın yanında bi duvara yaslanıp içeri girmek, Şems'in yanında alnı yere yaslayıp ağlamak, yolda üstündeki deri mintanı lime lime olmuş bir meczupun gözlerinin içine bakmak,sabun ve küf kokusunu içime çekmek, "vereceğin bir şey yok mu?" demesini duymak, bi canımdan başka vereceğim bişey yokken, elimi cebime atıp paramı paylaşmak, onun, torbasındaki soğuk fantasını paylaşmak istemesini izlemek, "allah razı olsun" demek, onun da "senden de" demesini duymak ve gözlerimin içine bakarken, görünenin O olduğunu bilmek,O'nun üstünün başının yırtıklığına acıyan yanımdaki Can'a; kimin fakir olduğu bilinmiyor işte, aslında ne kadar zengin demek, ayağa kalktığımız anda Can'ın şortunun, tıpkı O'nun gibi parça parça lime lime olduğunu farketmek, onun utanışını izlemek ve bu duruma kahkahalarla gülmek..



hamdolsun..