28 Temmuz 2010 Çarşamba


Hem aklın mutluluk peşinde senin

Hem söylerim söylerim dinlemezsin;

Aldığın her nefesin kadrini bil

Ot değilsin ki kesildikçe bitesin

*Ömer Hayyam

25 Temmuz 2010 Pazar

kaç tane "ben" var sende saklı? kaç tanesinin farkındasın?..hangi anlarda hangisi öne çıkıyor, görmek istemediğin, gözlerini kapattıkların hangileri, özellikle onlar iplerini koparıp, seni nasıl sürüklüyorlar oyunda?


Solitude (Natasha Poly ) Artvideo
Yükleyen namezen. - Yeni sanat videolarını keÅ�fet.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Kaybetme korkusu..



Ömrümü yiyen en temel korkumdur; kaybetme korkusu..ömrümü yiyen diyorum çünkü, ben korkumu görüp içinde yarattığım bilinçaltı suçluluk duyguma bakmadığım için O ya da HAYAT bana sürekli bakmam için deneyimler sunar, al bir de bunu dene diye…

Böyle bir korkum olduğunu, 2000li senelerin başında yaşadığım bir deneyimle fark etmiştim, bu deneyim benim için acıların en büyüğüydü ve o günden sonra her şey ve herkes kaybedilebilirdi, o halde kaybetmemek için tutunmalı, bırakmamalıydı. Bu durumda suçluluk duygusu da egoyla ve her şeyi kendinin yarattığı sanrısıyla pekişiyor ve yarattığım illüzyonda, dışımda hep yeni suçluluk duyguları ve kayıplarla karşılaşıyor ve yeniden kendimi suçluyordum, malum iç dışı yaratır. Ancak, bir mucize oldu, her kaybetme deneyiminde kendime daha da yakınlaştım, bana bu deneyimleri yaşatan Öze şükran duyuyorum, onun yarattığı farkındalıkla bugün korkumu görüyorum..

HAYAT bir nehir ve elbette iki kıyısı var, birinden birine doğru yüzerken dalgaları tutabilir misin?, dalgalar hayata dair verdiğin anlamlar olsun, onlara sıkı sıkıya yapışabilir misin? Mümkün müdür bu? Ya dalgaya karşı yüzersin, toplumsal koşullanmalara bayrak açar, onlarla savaşır, anlamları reddedersin ki; reddettiğin şey kabulsüzlüğündür ve içine alıp, bakmadığın ve izin vermeyip, reddettiğin için, sana bunu kabul et diye, bir gün mutlaka döner geri gelir ya da o dalgalarla bir süre yüzersin, o an için, o anlamın geçerli olduğunu görür, dalgayla beraber hız kazanır ve sonra dalgayı bırakırsın ardında, anlam geri de kalır.

Bağlanmaya verdiğim anlamın ardındaki kaybetme korkuma izin verdiğimde ve farketmez diyebildiğimde hiç kimsenin ve/veya hiçbir şeyin aslında kaybolmadığını, sonsuz kalbin içinde her daim beraber ve içiletişimde olduğunu bildiğimde, öyle bir nefes almıştım ve huh demiştim ki; içime aldığım O nefes, O’nun nefesiydi ve bana nil “var aslında yok” diyordu yine…

15 Temmuz 2010 Perşembe



Mesele dışındaki şiddete bakmak değil, mesele kendine gösterdiğin şiddeti görmekte, sen ifade etmediğin her düşünceyi, her duyguyu,  bedenine gösterdiğin şiddeti,  görmediğin/farketmediğin için; dışındaki şiddete bakıyorsun;

-ama bunu bana neden yaptı?

-ben bunu haketmedim ki? diyorsun ya da başkasına yapılan şiddeti görüp, yargılıyorsun -zihin bunu öyle kamufle ediyor ki; hatta yargını; acıyor, şevkat duyuyormuşsun gibi ifade ediyorsun.

Bu durumun "yeterince" farkında olmazsan, maddi dünyadan da özgürleşemezsin ve yataydan beslenmeye devam edersin- ve ne yazıkki bunu ne kadar deneyimlersen deneyimle; zihin unutur, unutturur, çünkü zihin kendine bakmayı sevmez, çok çabuk sıkılır ve bıkar, sana dışarda eğlence yaratır ve onunla meşgul olmanı sağlar. Bunu da sana kötülük olsun diye yapmaz, o sadece kendini TÜMden ayrı bilmektedir. Meditasyon sırasında, bazı anlarda O'ndan ayrı olmadığın ANları yaşasan da (samadhi anlarıdır bunlar) bu dünyanın kutupluluğu içinde, zihin kendini BİRleştirememektedir.

Bunun dışına çıkmanın yolu; kutupluluklar üzerine düşünmektir. Evinde çiçek koyduğun vazo ile çöp kutusu arasında, zihninin onlara verdiği anlam/değer dışında hiç bir fark yoktur aslında, birine taze çiçekler konur birine ise artık ölmüş olanlar. ve ikisi de aynı değerdedir işlevleri farklı olsa da değerleri BİRdir, evindeki çöp kutusu, ona çöpleri koyduğun için değersiz olamaz, çünkü o kutu olmasaydı evin çöp eve dönebilirdi?:) Zihnin bu tür etiketleri verdiğini farketmeye başladıkça sen, FARKETMEZ noktasına yaklaşırsın.. 

Senin evreninde yeralmayan hiç bir şey dışında olamaz, unutma; enerji kaynağına dönmek zorundadır. Hayat sana ne veriyorsa hepsi senden ona gönderilmiştir ve geri dönmektedir...

İşte o nedenle asıl mesele; kendine gösterdiğin şiddeti fark edebilmekte; ne yaptığın/yapmadığın değil, mesele onu "neden" yaptığının yanıtını, sadece kendine içtenlikle vermendir ve bunu verebildiğinde, kim ne derse desin "kendini olduğun gibi kabule" doğru yaklaşırsın ve o zaman birileri akıl verirken "fikrinle zikrin uysun, bak derken, anlaşılmayı beklemez ve farketmez diyebilirsin. Çünkü bilirsin ki; bunu diyen, başka birileri gibi görünen, senin evrenindeki senden başkası değildir,senin zihnin kategorileyip, etiketlemeye devam ettiği sürece, karşına bu tür formlar çıkacaktır...